Baltalar elimizde, tur rehberi önümüzde ..

Prof. Dr. Kenan OK


Tüm Yazıları

Facebook Twitter Google Pinterest

Sayın Prof. Dr. Kenan OK’un fuar habercisi için kaleme aldığı 20 Ağustos 2016 tarihli yazısı

Prof. Dr. Kenan Ok

20 Ağustos 2016

 

Çocukken söylediğimiz “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hey ormana” sözleri ile başlayan şarkıyı hatırlarsınız.

Sanırım ormanlar hakkında bilinç geliştirmek, yararlarını tanıtmak amaçlanıyordu şarkıyla! Ne söz, ne de beste sahibini bulabildim. Bugünlerde şarkıyı pek duymuyorum, sanırım içeriği pek beğenilmiyor artık!

Şarkıda balta geçtiğine göre, kestiriyor ağaçları! Uzun ip belinde diyor, denk ediyor, taşıtıyor kütükleri! Her ne kadar yaşlı kütük seçeriz falan dese de şarkının ormanı odun kaynağı olarak gördüğü kesin. Ağaç kesiminden hoşlanmayanların sevebileceği bir şarkı değil!

Toplum değişiyor, doğa değişiyor, şarkıların da değişmesi gerekmez mi?

Eskiden ormanın ürettiği odun hammaddesine çok bağımlıydık. Bina yapmak, yemek pişirmek, ulaştırma araçları üretmek için hep odun hammaddesi gerekirdi. Ama şimdi öyle mi? Çelik var ve kule gibi binalar dikip; bilmem ne tower diyoruz. Odundan kule olur mu ki! Doğalgaz var. Kışın odun yanmasa alevler parlamasa ne olur ki! Fiber tekneler yapıyor, nano teknolojik malzemeler üretiyoruz. Odundan araçla uzaya çıkacak değiliz ya! İlk bakışta odun değer kaybetti gibi düşünülse de halen çevreci, yeşil bir materyal olarak önemini koruyor. Bu ayrı yazı konusu ama odun üretimi dışında kalan ormana dayalı hizmet üretimlerinin değeri ve önemi gittikçe daha fazla dikkat çekiyor.

Öyleyse baltalar elimizde şarkısı da toplumun ormandan beklediği tüm mal ve hizmetlerdeki değişimleri yansıtabilecek şekilde DEĞİŞMELİDİR! Bu devirde çocuklarımızın eline balta verip, beline ip dolayıp, yaşlı kütük seçtirerek, baltayı önce sağdan, bir de soldan, sıkı vurdurarak, her gördüğü ormanda her ağacı kesebileceği anlayışıyla bu iş yürümez! Çocuklarımızın bazı ormanlardan odun bazılarından ise hizmet alması gerektiğini artık öğrenmesi gerekir. Bu nedenle, şarkımızın da ormanın odun üretimi dışındaki hizmetlerine uyum sağlayacak şekilde geliştirilmesi gereklidir. Nasıl mı? İşte size yeni şarkımız;

Harita elimizde, tur rehberi önümüzde

Biz gideriz ekotura, hey ekotura,

Ucuzunu severiz, kendimizden geçeriz

Turları da atarız, hop atarız

 

En güzel yerde dur, bir de renkli çadır kur

Kamp ateşini harla, etleri midene yuvarla

Çöpleri derdine katma

Davul-zurnayı unutma

Şarkı söyler oynarız hey oynarız

 

Nasıl oldu? Eski beste yeni sözlere de uyuyor sanki☺ Mırıldanın bakalım, eskisi kadar güzel oldu mu? Yeni sözler şarkının içeriğini odun üretiminden rekreasyonel hizmet üretimine evirdi doğrusu! Ama işi görünürde yapmak yetmez, içeriğini de kontrol etmek lazım! Değişim yapacağız diye yanlış bir mesaj vermeyelim.

Nasıl odun üretimi “sürdürülebilirlik” ilkesine uygun olmalıysa, hizmet üretiminin de “sürdürülebilir” olması şarttır! Orman sadece keserek yok edilmez, gezerek de yok edilebilir! Yeni sözlerle şarkının içeriğini değiştirirken süreklilik ilkesini biraz dışladık gibi geliyor! Sanki şarkının yeni sözleri, ideal durumdan çok, ülkemizdeki ekoturizmin fiili durumunu anlatıyor!

Gerçekten de pek çok kişi rehber diye birilerinin peşine takılmış ekoturizm yaptığına inanıyor. Ama bu rehber nasıl rehber olmuş, eğitimi-deneyimi nedir, kerameti nereden menkul demiyor! Ucuz pahalı pek çok tur var ortalıkta. Ama bu durumdan şikâyet eden, her konuyu yazıyorsun, buna ne zaman sıra gelecek diye fırça atan Prof. Dr. Gülen Özalp Alagöz gibi doğanın içerisinde çalışan uzmanlar, gerçek doğaseverler çok rahatsız bu gidişten! Her yerde bir ekoturizm modası, ilgili ilgisiz kişilerde eko turist halleri! İçinde bulunduğumuz durumu sorgulamanın zamanı geldi de geçti bile!

Doğada yapılan her yürüyüş ekoturizm midir? Ormanda yapılan her kamp ekoturizm kapsamında görülebilir mi? Başında kendini uzman olarak tanıtan biri bulunuyorsa, bu kişinin eşliğinde yapılan her etkinliği ekoturizm etkinliği olarak kabul edebilir miyiz?

Kentlerde yaşayan fakat kentlileşememiş insanımız gerçekten bunaldı. Doğayı rahatlayabileceği bir yer, bir kaçış alanı olarak görüyor. Kentlerde orman kurmak yerine ormanlarda kentler kurularak, tüm habitatlar havasız, rüzgârsız betonarme labirentlere dönüştürülüyor. Ormanlar hep uzaklaşıyor insanlardan! Kaçmak isteyen, insanı da hayvanı da bir labirent içinde. Bu bir gerçek! Fakat insanlardaki kaçışı “yeni bir ticari fırsat alanı” olarak görüp ekoturizm alanına yönelenlerin-dalanların olduğu da bir gerçek! İnsanımızdaki ilgi artışını, doğa ihtiyacını kişisel popülerlik artışına dönüştürmek isteyenlerin birden ekoturizm uzmanı olarak peydah oldukları da bir gerçek! Ama gelir yaratıyor, ama halk istiyor denilemeyecek durumdayız.

Bir rehber ormana yürüyüş yapmaya götürdüğü insanların eline kılıç benzeri palalar, bıçaklar verip sağa sola vurdura vurdura yürüyüş yaptırıyorsa, bunun adı ekoturizm ya da doğa yürüyüşü olamaz. Bu vandallığın yürüyüşüdür.

Bir otel ATV ismi verilen, motosiklet – jeep karışımı araçlar alıp, dere tepe insanları dolaştırıyor, yerel kültürün tek bir unsurunu göstermeden oteline tıkıyorsa, bu doğa turizmi değildir.

Bir turizm firması, jeep safari düzenliyor ve özellikle kırılgan dere yataklarını “parkur” diye düzenlemeye kalkıyor ve değiştirdiği ortamın binlerce canlının evi olan bir doğal ekosistem olduğunu bilmiyor, görmek istemiyorsa bu ekoturizm değildir.

Bir operatör tek bir köylüyle temas kurmayan, kurduğunda da köylüleri geleneksel yaşam biçimi yerine eğitilmiş aktörlere dönüştüren etkinlikler tasarlıyorsa, bu eko tur değildir.

Ormanlardan yararlanma biçimimizin ağaç kesmekten uzaklaşıp, doğada daha fazla etkinlik yapan bir şekle dönüşmesinden memnun olanların bilmesi gerekir ki, süreklilik ilkesini dışlayan ekoturizm de doğaya zarar verir! Daha da ötesi süreklilik ilkesini dışlayan bir etkinlik ekoturizm olamaz. En hassas ekosistemlerin ekoturizm açısından daha çekici yerler olduğu gerçeği hatırlandığında; ekoturizmin, sürdürülebilirlik ilkesini dışlayan odun üretiminden daha tehlikeli olabileceği bile iddia edilebilir.

Ekoturist çöp, gürültü, duman, ATV, Jeep izi, yaralı - ürkmüş hayvan, zarar görmüş bitki örtüsü değil, doğada sadece ayak izlerini bırakır! Ekoturist doğadan topladığı veya avladığı hayvanlarla, arabasına bağladığı yaprak ve dallarla, söktüğü taş ve kayalarla evine dönmez! Sadece anılarıyla döner! Bu nedenle, yapılan etkinliklerin sürdürülebilir ekoturizm anlayışına uygun olması gereklidir.

Farklı yayınlarda çok çeşitli ekoturizm tanımları görmek mümkündür. Ama bu tanımların çoğunun uzlaştığı ortak nokta ekoturizmin keşif özelliği taşımasıdır. Ekoturist evinden doğal veya kültürel bir değeri keşfetmek için çıkmış kişidir. Ekoturistin seyahat etmesinin arkasındaki öncelikli saik, keşfetme güdüsüdür!

Bir kişi ormanda kızarmış et, köfte, kanat vb. yemek için evinden çıkmışsa, bu tanıma göre ekoturist sayılmaz! Herhangi bir köftecinin müşterisinden tek farkı yediği yerdir. Amma yerel bir köfte türünü keşfetmek için seyahat ediyorsa, durum değişir! Bir kişi ormanda yürüyüp gelmiş fakat gezdiği yerlerde bulunan tek bir doğal değerin farkına varamamışsa ekoturist olmaz! Sporcudur, o kadar.

Ekoturizmin keşif özelliğinin sağlanabilmesi için öncelikle etkinlik yapılacak yerin doğal ve kültürel değerlerinin çalışılmış olması gerekir. Doğal değer denilince endemik bitkilerden ilginç bitki topluluklarına, nadir hayvanlardan hayvan izlerine, jeolojik oluşumlardan iklim olaylarına kadar uzanan bir dizi değer anlaşılır. Kültürel değerler ise yörenin içerdiği tarihi eserlerden, hikayesi olan mekanlara, yaşayan gelenek ve göreneklere, yerel yemek ve oyunlara kadar çeşitlenen görünür veya görünmez pek çok değeri içerir. Kimse doğal ve kültürel değerleri ortaya koymamış, tanımlamamışsa ekoturizm yapamazsınız! Bu değerler tanımlanmış fakat tur düzenleyenlerce öğrenilip hazırlanan programların bir parçası haline getirilmemişse, etkinlik o bölgede yapılsa da, ekoturizm halini alamaz.

Gerçek ekoturistler neyi keşfetmek istediklerini bilen kişilerdir. Evlerinden bilmem ne bitkisini görmeye, bilmem hangi hayvanı izlemeye, şu doğa olayını yaşamaya veya bu kültürel etkinliğe katılmaya giderler! Doğal ve kültürel değerlerin farkına varamadan tur düzenleyenlerle gerçek ekoturistlerin tatmin edilmesi olanaksızdır! Dünyada şu kadar ekoturist var, bu pazardan payımızı alalım diyenlere, önce bu pazara uygun sunum yapıp yapamayacaklarını sorgulamalarını öneririz!

Efendim, bizde böyle keşif talebi falan yok da denilebilir! O zaman keşfe ihtiyacı olmayanların doğanın en değerli parçalarına girmelerine de gerek yoktur! Milli parklar, tabiat anıtları, biyosfer rezervleri vb. korunan alanlar yerine, piknik yerleri, oyun parkları onlar için yeterlidir. Yok, illa en değerli korunan alanlara girmek istiyorlarsa, bugün için bir talep olmasa dahi, yapılan her etkinlikte bir keşfettirme yönü olmalıdır. Bu keşif yaptırıldığında ciddi bir doğa ve kültür bilinci oluşur ki ekoturizmle asıl erişmek istediğimiz hedef bu bilinç düzeyi olmalıdır.

Ekoturizm etkinliği düzenleyenlerin, “götürdüğü kişiyi nasıl getirdiğini”, alan yöneticilerinin de “sahalarına giren ile çıkan kişi arasındaki farkı” değerlendirmesi gereklidir. Bu etkinlikle, katılımcıların doğal ve kültürel değerler hakkındaki birikimini nasıl değiştirdik sorusuna makul bir yanıt veremeyen etkinliklerin yararı sorgulanmalıdır.

Baltalar elimizde şarkısının gözden geçirilmiş sözleri; eski besteye, güncel uygulamalarımıza ve hatta bugünkü toplumsal taleplere de uygun görünmesine rağmen, içerik olarak iyileştirmeye muhtaçtır! Bu nedenle haritaları elinize alın, hatta harita dışında ziyaret edeceğiniz yerle ilgili ne kadar kaynak varsa okuyun inceleyin. Gideceğiniz yerin neden korunan alan olduğunu, hangi doğal veya kültürel değerleri içerdiğini öğrenin. Bunları yapmadan bir milli parka gidip “ayol burayı da neden park yaptılar ki” demeyin. Bilgisizlikle övünülmez, ayıptır! Mümkünse bir tur rehberi önünüzde olsun. Özellikle sahayla ilgili ziyaret öncesi çalışma yapmak istemeyenler, rehberlerden çok yararlanacaklar, gezilerini çok daha değerli hale getireceklerdir. Ama her rehberim diyeni de rehber bilmeyin! Yoksa kılavuzu karga olanla ilgili atasözümüzü biliyorsunuz!

Ucuzunu sevmeyin, ekoturların uygununu arayın. Ne yedirecek, nerede yatıracaktan çok, neyi keşfettirecek diye sorun! Bu turlarda da kendinizden geçmeyin! Ziyaretçi olduğunuzu, misafirlikte olduğunuzu unutmayın. Her ne kadar şehirde bağırıp çağırana, “orman mı burası, git dağ başına” deseler de, ormanda da bağırılmaz! Dağ başında da edebinle durmak gerekir. Unutmayın, siz misafirsiniz. Ev sahibi ise doğanın sakinleri ve ziyaret ettiğiniz yerel halktır! Ev sahibine saygı duyulur.

En güzel yerde dur, önerisinde sorun yok! Ama oranın güzelliğini değiştirmeyecek zamanda ve şekilde durmak gerekir! Bir de çadır kur, önerisine de izin verilebilir. Hatta renkli olmasına bile göz yumulabilir. Fakat yine yer, zaman ve biçim önemli! Sadece kamp yapılabilecek yerlerde bunu yapmalısınız. Bu hem doğa hem sizin güvenliğiniz için gereklidir. Kazdağları’nda dere yatağına kamp kuran ailenin gece gelen selle kaybedilen fertlerinin acısını hatırlayınız. Her yer kamp yeri değildir. Kamp demişken, yeni şarkımızdaki kamp ateşini harla sözlerini, hayatımızdan çıkarsak daha iyi olmaz mı? Pikniklerimizi hatırlayın. Zaten ya kibrit unutulur, ya tuz eksiktir ya da ateşi doğru düzgün yakamayan eşimiz dostumuz sayesinde, pişmemiş ya da kömürleşmiş etleri yemek zorunda kalırız! Bütün bunlar için ormanı yakma riskini artırmaya değer mi? Etleri mideye yuvarlamaktan çok; bilgiyi beyne, duyguyu kalbe götürmeyi hedefleyelim. En iyisi içimizdeki keşif ateşini güçlendirmek! Lütfen yukarıdaki şarkının ilgili satırlarını bu içerikte değiştirin.

Kültüre kayıtsız kalmayan katılımcılar, bir doğa etkinliğinde horon öğreniyor, Foto: Oğuz Kurdoğlu

 

Çöpleri derdine katma satırıyla ilgili ne demek lazım bilemiyorum. Okul öncesi dönemden başlayarak çocuklarımız çöp konusunda eğitiliyor. Gerçekten duyarlı hale de geliyorlar. Ama nasıl oluyor da büyüdükçe, bu duyarlılık duyarsızlığa dönüşüyor anlamış değilim! Çöpleri gördükçe, çocuksu masumiyeti ortadan kaldıran, yerine yozlaşmayı teşvik eden bir toplum mu olduk yoksa diye sorasım geliyor! Dertlenmeyen normal miyim diye kendine bir baksın lütfen!

Şarkımızda ve hayatımızda değişmesi gereken bir başka satır davul ile zurnayı unutma sözleri için de geçerli değil mi? Güzel bir harmandalını, horonu, zeybeği bilerek oynayan kaldı mı? Salon düğünleri sayesinde folklor; spor derslerinde öğretilen, tekrar edilen figürler topluluğuna döndü! Hele damat halayı diye bir şey var ki! İlk gördüğümde 19 Mayıs gösterileri için üretilmiş bir koreografi sanmıştım! Oysa folklorumuz da biyolojik çeşitliliğimiz kadar zengindir. Sadece Geyve yöresinde yaklaşık yirmi ayrı oyun olduğunu, (Konak Getirme, Karşılama (Vama-Geme), Kadın Karşılaması (A Meleğim), Genç Osman, Karagözlüm, Geyve Zeybeği, İnce Hava, Öptürmem, Geyve Çiftetellisi, Argat Sallaması, Kocakarı Kocaadam, Geyve Kasabı (Halay), Üsküdar, Bahriye Çiftetellisi, Korudere Zeybeği, Domine, Meşeli, Nirinam, Herayi) bu oyunlardan örneğin Korudere Zeybeğini oynayabilenlerin nadiren görüldüğünü, Herayi’nin ise son yıllarda hiç görülmediğini biliyor muydunuz? Belki tarihi eserlerin görünürlüğü bu alanda bir koruma sağlıyor ama görünmeyen kültürel değerler, tıpkı tehdit altındaki doğal değerler gibi sessizce yok oluyor.

Bir doğa severin kültüre kayıtsız kalması mümkün değildir. Kültür insanlarının doğaya sırtını dönmesi büyük hatadır. Bu nedenle ekoturlarınızda ormanda davul zurna çalmak yerine, folklorun halen otantik haliyle ve bir sanat gibi icra edildiği köylerimizi ziyaret edin. Güzergâhlarınızı köylerden geçirin, sadece süt, yumurta sormayın. Denk gelirseniz düğünlere de bir yaklaşın. Halen oynayacak dermanı ve aşkı kalmış bir iki yaşlı varsa, oyunlarına bir göz atın, ilham alın! Kaydedin! Folklorik değerlerimizi yaşatan bir biçimde olduktan sonra, kimin itirazı olur ki şarkı söyler oynarız hey oynarız sözlerine!

Haydi doğal ve kültürel değerlerimizi keşfe! 


Facebook Twitter Google Pinterest