İğneada’da nükleer santral

Prof. Dr. Kenan OK


Tüm Yazıları

Facebook Twitter Google Pinterest

Sayın Prof. Dr. Kenan OK’un fuar habercisi için kaleme aldığı 30.Ekim.2015 tarihli yazısı

Prof. Dr. Kenan Ok

30 Ekim 2015

Bilir misiniz İğneada ismi nereden gelir?

Geçmiş yazılarımızı bilenlerin hatırlayacağı merhum Orhan Uyanık; hem bir İğneada’lı, hem de bir İğneada sevdalısı olarak yazdığı Benim Cennetim İğneada kitabında, İnegazi’den söz eder. 1452 yılında bu yerin İnegazi tarafından fethedildiğini anlatır ve İğneada ismi ile İnegazi’yi ilişkilendirir.

Bilir misiniz İğneada neresidir?

Trakya’nın Karadeniz sahilini göz önünüze alıp, Bulgaristan sınırına doğru ilerlediğinizde, sanki balık oltasının kancasına veya iğnesine benzeyen bir körfezi görürsünüz. İğneada işte o doğal limandaki bir beldedir. Adındaki iğnenin bu görünümden geldiği de söylenir. Ama İğneada bir ada değildir! İsmindeki ada, beldenin her iki yanında yer alan Mert ve Erikli gölleri ile bu göllere su getiren Madara gibi derelerin zaman zaman beldeyi bir ada gibi göstermesinden gelir.

İğneada çevresinde Mert ve Erikli gölleri dışında; Saka, Pedina ve Hamam gölü de vardır. Pedina denize en uzak gölken, Mert, Erikli ve Saka gölleri zaman zaman deniz ile birleşir. Resimden de göreceğiniz gibi Mert gölü ile Karadeniz ince bir kumul bandı ile ayrılmış durumdadır. Bu durumu Saka gölünde de görebilirsiniz. Erikli’deki durum araya giren İğneada-Limanköy yolu nedeniyle biraz farklılaşmıştır ama ekolojik işlev devam etmektedir.

Göllerdeki su seviyesi toprağın suya doyması, karların erimesi ve bahar yağmurlarıyla en yüksek seviyeye ulaşır. Su seviyesinin artması; göller çevresindeki ormanların bir kısmının su içerisinde kalmasına neden olur ve Longoz ormanı veya subasar orman olarak adlandırılan nadir bir ekosistemin oluşmasını sağlar.

Mert gölü (Foto: Orhan Uyanık: Benim Cennetim İğneada kitabından)

Günümüz dünyasında Longoz ormanlarının görülebileceği birkaç yerden biridir İğneada! Fakat su seviyesindeki değişim sadece ormanları değiştirmekle kalmaz! Gölleri de değiştirir. Sular yükselince göl bildiğimiz Mert’i, Saka’yı, Erikli’yi Karadeniz’den ayıran kumul bandını PATLATIR ve tatlı sularla tuzlu suyu, göl ekosistemi ile deniz ekosistemini buluşturur. Bu patlama, aslında ayrı bir ekosistem olan kumullarda da değişimlere neden olur. O nedenle İğneada çevresi orman, göl, sulak alan, kumul ve deniz ekosistemlerinin iç içe geçtiği çok ender bir ekosistemler birliğidir. Ekosistemler çeşitliliği beraberinde tür çeşitliliğini de getirir.

Gerçekten de Longoz ormanlarındaki tür çeşitliliği diğer ormanlardan daha fazladır. İki ayrı meşe, iki ayrı gürgen, kayın, dişbudak ile kızılağaç gibi boylu ağaç türleri Longozlarda görülür. Ayrıca bu ormanlar sarılıcı bitkilerle (üç tür), ormanların alt tabakasını oluşturan alçak boylu ağaç ve çalı formundaki bitkiler (13 tür) açısından da zengindir. Ormanlardan tatlı sulara doğru gidildikçe bitki çeşitliliği farklılaşır. Tatlı su çevrelerinde 19 farklı bitki tespit edilmiştir. Özellikle Hamam Gölü içerisinde görülen Trapa natans bitkisi hem Bern Listesinde, hem de Türkiye Bitkileri Kırmızı Kitabında “Zarar görebilir (VU)” kategorisinde yer alan ve bu türün ülkemizdeki en iyi örneği olarak dikkat çekmektedir.

Kıyı kumulları esasen tatlı ve tuzlu su ekosistemleri arasındaki hassas denge üzerinde bulunmaktadır. İğneada kumullarında dokuz bitki çeşidi belirlenmiştir. Bu bitkilerden Centaurea kilaea ve Silene sangaria endemik, bir başka değişle sadece ülkemizde yer alan türlerdir.

İğneada bölgesinde Bern sözleşmesi kapsamında 8, VU statüsünde 7, endemiklik özelliğine sahip 2, EN tehdit altında (EN) statüsünde 2 türün olduğu kanıtlanmıştır.

İğneada Longozlarının bir başka önemi, gölleri ve sulak alanları ile göçmen kuşlar için yaşamsal bir konaklama alanı olmasından ve uluslar arası göç yolu üzerinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Bu alan özellikle bazı su kuşları (balıkçıllar, kazlar, ördekler su tavukları ve yağmurcunlar), yırtıcılar (kartallar, şahinler, doğanlar ve deliceler) için önemli bir üreme alanıdır. Önemli sayıda su kuşu ve yırtıcı için İğneada sonbahar göçünde geçiş yoludur. Bilmem siyah leylek olduğunu daha önce duydunuz mu? İğneada’da bildiğimiz beyaz leyleklerle birlikte yaşar ve bu habitatların yok olması veya bozulması, aralarında siyah leyleğin de bulunduğu pek çok kuş türünün varlığını tehlikeye atmaktadır.

İğneada ormanları pek çok memeli ve sürüngene de ev sahipliği yapmaktadır. Bölgede; Bern sözleşmesine göre “kesinlikle korunması gereken” Akdeniz foku, su samuru gibi 18 tür, gelincik, kokarca, ağaç sansarı gibi “korunması gereken” 15 tür yaşar. Yöredeki oluklu kertenkele ve yeşil kertenkele kesinlikle korunması gereken sürüngenler olarak dikkat çekmektedir.

İğneada balıkçılıkla da anılan bir beldedir. Gerçekten de İğneada da kalkandan mersin’e palamuttan morinaya kadar uzanan çok geniş bir tür çeşitliliği görülmüştür. Orman, göl, sulak alan, kumul ekosistemlerinden geçerek denize ulaşan su; denizlerdeki balık çeşitliliğini de artıran bir işlev görmüştür.

İşte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Ali Rıza Alaboyun’un 14 Ekim 2015 günlü “üçüncü nükleer santral için Kırklareli İğneada bölgesinde arkadaşlarımız yoğunlaşıyorlar. Muhtemelen üçüncü santrali de orada kurmak niyetindeyiz” şeklindeki beyanatına konu olan İğneada burasıdır!

Aslından devletin İğneada ile ilgisi Sayın Alaboyun’un belirttiği çalışmalardan çok daha eskilere dayanır. İğneada bölgesinin zengin ve verimli ormanları devletçe işletilir ve geliri devlete aittir. Hal böyle olmasına rağmen, yukarıda açıkladığımız tür çeşitliliği devleti, odun hammaddesi üretiminden yer yer vazgeçmek zorunda bırakmıştır. Alanın çeşitli parçaları 1978 yılından beri Yaban Hayatı Koruma Alanı, 1988 yılından bu yana, Saka Gölü Longozu Tabiatı Koruma Alanı, 1991 yılından beri de Doğal Sit Alanı ve 2007 yılından beri Milli Park statülerine sahiptir.

Türkiye’de en kapsamlı araştırma ve incelemelere dayanarak milli park ilan edilmiş yer neresidir diye sorulduğunda, İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’dır, denilebilir. İğneada’da bir milli park açma kararı alınmadan çok önce, dönemin Orman Bakanlığı Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetimi isimli bir proje hazırlamıştır. Bu proje Birleşmiş Milletler’in küresel ölçekte ve insanlığın ortak sorunu olarak görülen problemlerin çözümü için kaynak oluşturmak üzere kurduğu GEF (Global Environment Fund) fonuna sunulmuş ve 8.2 milyon dolarlık bir hibe bütçe ile ödüllendirilmiştir. Türkiye ise bu projeye 3.3 milyon dolarlık bütçe eklemiştir.

Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetim projesi kapsamında Türkiye’nin İğneada, Camili (Artvin), Sultansazlığı (Kayseri) ve Köprülü Kanyon (Antalya) bölgelerinde çalışılmıştır. 2000-2006 yılları arasında; İğneada’nın bitki dünyası, hayvanlar alemi, doğa toplum ilişkileri ayrıntılı olarak incelenmiş, olası sorunlarla ilgili yönetim planları hazırlanmış ve sahanın yönetimi için en uygun statünün Milli Park olacağına karar verilerek, bu saha 2007 yılında oluşturulmuştur.

Sayın Alaboyun’un İğneada’da nükleer santral kurma düşüncesi, bu çalışmalar nedeniyle, aynı hükümetin Orman ve Su İşleri Bakanı’nı da yakından ilgilendiren bir beyanattır. Bu nedenledir ki Orman ve Su İşleri Bakanı Sayın Veysel Eroğlu “birincisi İğneada’yla ilgili orada yapılan çalışmalar bizim koruma alanında yani milli parkların koruma alanında değil. İkinci olarak şu anda böyle bir talep de böyle bir müracaat da yok. Sayın Bakanımız sadece burada böyle bir çalışma yapıldığını ifade etmiş. Ama bizden herhangi bir talep yok. Bu konuda herhangi bir çalışma da henüz bize intikal etmiş değil” diye bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.

Sayın Alaboyuna’a göre “arkadaşları İğneada bölgesinde yoğunlaşmış” Sayın Eroğlu’na göre ise “henüz bir talep de müracaat da yokmuş”. Sayın Alaboyun’a göre üçüncü santral “muhtemelen İğneada’da kurulacakmış”, Sayın Eroğlu’na göre ise olmayan başvuruya konu çalışmadaki yer “milli park içinde kalan bir yer değilmiş”.

Doğrusu daha oluşmamış bir talebin kuruluş yerini parsel bazında dahi bilebildiği için Sayın Eroğlu’nun ülke konularına hâkimiyetini takdir etmek gerekir! Ama nükleer santral işi milli park dışında da gerçekleşse, tüm sahada yaratacağı etkilerin eksiksiz değerlendirilmesi gerektiğini de hatırlatmak zorunludur.

Bir yerde bir milli park açmak dahi, o bölgedeki hem ekosistem ilişkilerine, hem de sosyal düzene müdahale etmek demektir. Devlet yıllarca odun hammaddesi üretilen ormanları milli park ilan ederken, odun üretim işinde çalışan orman köylülerini, ormandan odun dışı ürün olarak toplanan mantar toplayıcılarını, avcıları, tur operatörlerini .. vb. ya mevcut sistemin dışına itmiş ya da  gelir açısından mağdur etmiştir. Bu mağduriyeti gidermek üzere; küçük hibe programlarıyla gelirsiz kalanlara yeni iş kazandırmaya çalışmış, bir strateji olarak ekoturizmi geliştirici girişimlerde bulunulmuştur. Bu nedenle İğneada’da eskiden beri var olan av, deniz, kum turizmi doğa turizmine dönme eğilimine girmiştir!

Ekoturizm kültürel ve doğal değerleri keşfetmek, bu değerleri yaşayarak hissetmek üzere evinden çıkarak seyahat etmeye yönelmiş kişilerin yaptığı bir etkinliktir. Doğaya ve kültürel değerlere zarar vermeden, bu değerler hakkında bilinç ve farkındalık yaratarak yerel kalkınmaya hizmet eden ekoturizm anlayışının oluşması, korunan alanlar için önemli bir fırsattır ve sadece korunan alan içerisinde yapılmamalı aksine çevresine de yayılmalıdır! Hatta ve hatta çoklukla çevrede, zorunlu hallerde korunan alan içerisinde yürütülmelidir.

İğneada Longoz Ormanı Milli Parkı için hazırlanmış yönetim planları incelendiğinde, haklı olarak, Demirköy ilçesinin tamamının kapsam alanına alındığı görülmektedir. Bu nedenle Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın İğneada Nükleer Santralini “milli park sınırı içinde kalmıyor” diye geçiştirmesi mümkün değildir!

Sayın Alaboyun’un beyanatı ile bir tartışma daha başlamış oldu. Bakalım bu tartışmada ne inciler dökülecek! Biraz radyasyon doğaya da iyi gelir, mutasyonla çeşitlilik daha da artar incisinin kimden çıkacağını, doğrusu merakla bekliyorum! Ekoturizm de neymiş, nükleer santrali görmeye gidenler olacak ve bölge kalkınacak şakalarına bile hazırım! Yeter ki, bilimin yol gösterici olduğu, saydam tartışma ortamı yok olmasın!

Bugün 30 Ekim, iki gün sonra 1 Kasım ve yeni bir seçim var. Yeni meclis üyelerini mi belirleyeceğiz, yoksa yeni yaşam biçimini mi seçeceğiz? Göreceğiz!

Haydi seçmeye, haydi nükleer santrale karar vermeye ..


Facebook Twitter Google Pinterest