Sel gider kumu kalır!

Prof. Dr. Kenan OK


Tüm Yazıları

Facebook Twitter Google Pinterest

Sayın Prof. Dr. Kenan OK’un fuar habercisi için kaleme aldığı 07.Aralık.2015 tarihli yazısı

Prof. Dr. Kenan Ok

7 Aralık 2015

 

Kar geliyormuş! Gelir. Gelsin. Hep gelmedi mi? Takar kar lastiğini, paşalar gibi gezeriz! Kardan mı korkacağız. Ya Ruslar gazı keserseymiş! Kessin! Erzurumlu göstermedi mi çareyi? Tezek yakarmışız! Erzurum’u bilmem ama memlekette hiç tezek yakmadık biz! Kardan biraz anlarız, lastiğine de alışırız. Fakat tezek gerçekten düşündürücü! Mart ayına saklanan, kazma kürek bile yok ki İstanbul’da!

 

Ne demiş atalarımız: sel gider kumu kalır! Kalıcı olana bakalım, geçicilere takılıp kalmayalım. Ne olaylar gördü, ne badireler atlattı bu toprakların insanı! Şikâyetçi olmaya, enseyi karartmaya gerek yok! Kar da biter, Rus sorunu da çözülür diyebilirsiniz. Ama sel meselesi hiç de geçici görünmüyor! Pek sık gelir oldu!

 

24-25 Ağustos 2015 Artvin Hopa! Sel geliyor, yıkıyor ve gidiyor. 8 insanımız hayatını kaybediyor. 4 yaşlarında bir çocuğumuz kayboluyor! Haberlere göre çocuğun adı Taha Su. İşe bakın ki, büyükleri onca seçenek arasından aile adı olarak Su kelimesini seçmiş! Sen suya bu kadar önem ver, o evladını alsın götürsün! Üstelik selin oluşturduğu tehdidini gördüğün, aileni kurtarmak için yardım istediğin, yetkililerin varıp yetiştikleri bir anda, çocuğunu su alsın! Olacak iş mi bu? Sel Taha’yı alıp gitti ama geride evlat acısıyla baş etmesi gereken bir anne, baba, akrabalar bıraktı. Hani kumu kalırdı selin!

 

Bitti mi? Hayır. Henüz üç ay geçmiş aradan. 11-12 Kasım 2015 ve bu defa Artvin’in bir diğer ilçesi Borçka’dan sel haberi! 74 yaşındaki bir dede heyelan altında yaşamını kaybederken, 3 yaşındaki Zümra Naz, herkesin korkudan sığındığı, en güvenilir kabul edilen evinde, toprak altında kalarak hayatını kaybediyor. Üstelik daha bebek sayılabilecek bir yaşta! Islanmıyorum diye sevindiğin, korkudan sığındığın, sel ulaşamaz diye güvendiğin evinin ikinci katı, heyelanla toprak dolsun ve daha bebek yaşındaki evladını alsın! Olacak iş mi bu? Borçka seli de gitti! Geride yine evlat acısıyla sınanan bir aile kaldı. Hani kumu kalırdı selin!

 

Karlı kışın ardı, yağmurlu bahardır. Eriyen karlara eklenen bahar yağmurları, ıslanmış ve suya doymuş toprakla birleşince, sel de artar, heyelan da! Hopa, Borçka geride kaldı. Fakat gelecek baharla birlikte, belki aynı yerlerde, belki de yurdun başka bir parçasında seller karşımıza çıkacaktır.

 

Gaz meselesini Putin’le bir şekilde görüşür, hallederiz. Kar meselesini de polisimiz sıkı lastik kontrolü ile halleder! Ama gittikçe daha sık duyduğumuz selleri kiminle görüşeceğiz? İşte yazı bunun için yazılmıştır. Dostlar seli kiminle görüşeceğiz?

 

Atalarımız affetsin ama sel gidiyor kumu kalıyor benzetmesi tam oturmuyor gibi! Sel kimine kışlık odun taşırken, kiminin ocağını söndürüyor. Çocukluğum çay kenarında bir evde geçti ve sık sık sel gelirdi. Evi çaya yakın olanlar sulara karşı önlem almaya çabalarken, daha uzaktakiler selden odun kapmaya, vahşi suları izlemeye gelirdi! Bazı fırsatçılar da sel suları çekilir çekilmez, dere yatağında gezinir, yukarı havzalardaki gömülerden gelebileceğini ümit ettiği altınları arardı! Onlara göre sel gider altın kalırdı!

 

Bir yerden diğerine vahşice akan seller, bilir misiniz ki, bizim neden olduğumuz faydaları ve maliyetleri toplum içerisinde yeniden dağıtır, bölüştürür. Selle birlikte kimilerinin faydası kimilerine maliyet olarak akar! Hatta seller faydalananlarla maliyetlere katlananlar arasındaki dengesizliklerin eseridir bile denilebilir. Üstelik bu sözlerin sel fırsatçılarıyla falan ilgisi de yoktur. İş son derece teknik bir kaynak tahsisi, kaynak yönetim kültürü konusudur. Bu nedenle, selleri oluşturan dere havzalarının en üstlerinden başlayıp denize kadar bir tarama yapmadan, kimin alıp, kimin verdiğini görmeden, sel olayını anlayamaz, çözemeyiz.

 

Her derenin bir havzası vardır ve suyunun toplandığı alandan oluşur. İsterseniz irdelemeye havzanın en yukarısından başlayalım. Denizden yüksekliğine göre değişmekle birlikte, havzaların en üstünde bitkiler açısından ya ormanlar ya da alpin çayırlar vardır. Bu çayırlara Karadeniz’de yayla derler! Dereler buradan akmaya başlar.

 

Bu yaylaları ikinci konutlarla yapılaştırırsanız, aşırı otlatmayla çayırlarını yok ederseniz, turizm yapıyorum diye yeşilliklerini kurutur, yeşil yol inşa ediyorum diye bütünlüklerini parçalarsanız, yağmurla düşen damlalar aşağı havzaya daha büyük olarak ve daha hızlı gider! Siz yaylada otlatma planlarıyla, sürdürülebilir turizmle kısacası azıcık özen göstererek yaşamanın maliyetine katlanmayarak çok fayda elde ettiğinizi düşünürken, düşen yağmur aşağıda sel ve heyelan olarak ortaya çıkar ve aldıklarınızın maliyetini aşağıdakilere yükler, faturayı keser! Kısacası; yayladaki otelcilikten kazansın diye aşağıdaki evini kaybetmiş olur! Yaylada hayvancılık yapan kontrollü otlatma külfetine/maliyetine katlanmasın diye şehirli arabasını sele verir! Yağmur aynı miktarda yağsa bile, yaylalar bozuluyorsa, sel de heyelan da artar!

 

Ya ormanlar! Orman yapısının değişimi de yağmurla gelen suyun toprağa erişimini, yüzeysel akışa geçişini etkiler. Tepe çatısı toprağı tam örten bir orman yapısını yavaş yavaş seyreltirseniz, çok tabakalı bir yapı gösteren ormanı tek tabakalı hale getirirseniz, yağış aynı kalsa dahi, yüzeysel akış artar! Ormancı daha çok odun kesip satayım, fayda sağlayayım diye kapalılığı yok ederse, sel olma olasılığı artar. Ormancının daha çok odundan elde ettiği fayda, daha özel bir ormancılık uygulamayarak sağladığı maliyet tasarrufu, bayındırlık bakanlığına yıkılan köprü olarak döner, maliyeti diğer kurum öder! Yağmur aynı miktarda yağsa bile, sel, heyelan dikkate alınmadan orman yapısı yönetildiğinde risk artar!

 

Havzanın yukarısından başlamıştık ya! Yayla bitti, orman gitti, tarım alanlarına geldi sıra! Hatta orman bitmeden, ormanı açtık, tarım yapıyoruz diye fındık diktik, çay ektik! Biraz mısır ve kara lahana da fena olmaz diyerek, ormancıyı aştık, tarlayı açtık ya! İşte bu tarım alanlarıyla sellerin, heyelanın ilgisi yok mu? Hiçbir tarımsal yapı ormanlar kadar toprağı koruyamaz. Su akışını dengeleyemez. Özellikle heyelan yerlerinin resimlerine bir bakın! Ormanların açıldığı, altında veya üstünde küçük küçük tarımsal alanların olduğunu görürsünüz. Oysa ormanları açarak açıkgözce faydayı kapmıştık. Fındık, çay satıyor para kazanıyor, lahana, mısır ekiyor karın doyuruyorduk! Az mı elde ettiğimiz fayda! Birilerinin tarım yapıp fayda sağlarken, parçaladıkları bitki örtüsünün şiddetlendirdiği seller, heyelanlar; örneğin belediyelere daha fazla drenaj kanalı inşası, daha çok kanal temizliği masrafı olarak faturayı keser, maliyeti ödetir! Yağmur aynı miktarda yağsa bile, sel dikkate alınmadan bitki örtüsü değiştirildiğinde tehlike büyür!

 

Derelerin havzalarında sadece yaylalar, ormanlar, tarım alanları yok ki! Köyler kurduk. Kasabalarımızı büyüttük. Dereler boyunca HES’ler yaptık, HES! Yollar yaptık, orman içinde köyler arasında hatta sahil yolları yaptık ve denize kadar erdik. HES yapma izni koparabilmiş olmanın verdiği güvenle, inşaatlar sırasında dere yatağı nasıl değişmiş, sonu ne olurmuş pek düşünmedik. Güzergah seçimleri zaten sıkıntılı yollarımızın kestiği derelere; “bunun altından yeterli su geçer mi” demeden köprüler kurduk. Medeniyet getirdik, medeniyet! Yok mu bunların sellere ve heyelanlara etkisi.

 

Eğer bir yamaçtaki toprak kütlesinin üzerine bir apartman dikerseniz, yük artar ve aşağıdaki toprak kayma eğilimi gösterir. Bir yamacın altını yol yapıyorum diye oyarsanız, üstteki toprak daha ağırlaşır ve kaymak ister! Dağılacak suları bir noktada toplarsanız, orayı oyar, taş toprak yığar bir yerlere. Sakin sakin aktığı yatağının yanında bir de taşkın yatağı bulunan derenin sınırları içine mahalle kurarsan, dere kadastrocu gibi sınırını bilir! Derenin taşkın yatağına ihtiyaç duyduğu zamanlarda ister istemez sel suyuyla mahalle halkının buluşması kaçınılmaz olur! Kıyılardan dere ortasına gittikçe bir kambur gibi yükselen, Karadeniz’in o güzelim tarihi taş kemer köprülerini sadece resim çektirirken hatırlayıp, neden ortası daha yüksek bu köprülerin demez, yeni köprüler yaparken aklına getirmezsen, su akış hattına paralel eksenli yapılar inşa edersen, yükselen sular köprüne takılır kalır. Takılan sular gücü yeterse köprünü yıkar, yetmezse köprü gerisinde taşkınlara neden olur!

 

Hopa’da da Borçka’da da böyle olmadı mı? Medeniyetimiz çamura battı, çocuklarımızı yuttu! Sonuç buydu ama neden böyle olduğu daha önemli! Vatandaş olarak evimizi yapacak arsayı seçerken ideal yeri mi aradık, yoksa ucuz - kolay erişileni mi? Kolayına kaçtık, sevindik. Fayda sağladık sandık ama sel evi alınca maliyet yine buldu bizi! Nüfusu artan vatandaşımıza yerleşme riskleri oluşturmayacak arsalar üretmek zahmetli, maliyetli geldi. Plansız, programsız yerleşilen yerlere imar verdik, seçmen kazandık, faydalandık! Az maliyet çok fayda! Köprüleri, menfezleri, az maliyetle gerçekleştirilebilir şekilde projelendirdik. Yolları evrensel mühendislik standartlarında yapmak yerine, “akıllı kalkana kadar aptal oğlunu evlendirirmiş” deyip, ucuzcu bir yaklaşımla yapıverdik! İş bitiriciliğimizle övündük. Daha az bütçeyle/maliyetle daha çok fayda üretiyoruz sandık! Sonra, yol mu dere mi belirsiz bir yerde devrilen itfaiyemizden Taha Su’yu sele verdik! Riski unuttuk ve aynı yere birden fazla köprü yapma maliyetine neden olduk. Köprü yapım maliyetlerinden kaçalım derken, kapanan yollar nedeniyle ulaştırılamayan hastalarla can, mallarla para kaybettik! Yağmur aynı miktarda yağsa bile, seli, heyelanı dikkate almadan yerleşim alanlarını genişletir, kentlerini büyütürsen ne evladına ne yaşlına sahip çıkabilirsin!

 

Dostlar, tekrar soruyorum. Seli kiminle görüşeceğiz? Yaylacıyla mı? Ormancıyla mı? Karayollarını köprüleri yaptıranla mı? Yoksa evlere ruhsat veren, imar planları yapan belediyelerle mi? Valiyi çağırsak, AFAD’ı arasak, asker helikopter uçursa, hatta polis denetim yapsa, sel ve heyelandan yırtabilir miyiz?

 

Nasıl ki fen bilimlerinde yoktan var, vardan yok olmaz kuralı geçerliyse, ekonomide de görmemekte ısrar ettiğin, görmek istemediğin maliyet yok olmaz! Katlanmak istemediğin, hatta kazanç bellediğin maliyet bir başka yer veya zamanda, fatura edilir! Faydalananlar maliyeti hep başkalarının ödeyeceğini sanabilir. Fakat başkasına fatura etmek bir kural değildir. Bazen yaylada kazanç bildiğini sahilde maliyet olarak yine sen ödersin. Bugün kazanç saydığın, yarın yine senin ödeyeceğin maliyet olur! Acaba bunun için midir ki “sel gider kumu kalır” sözlerini, bazıları “kişi ettiğini bulur” sözleriyle tamamlar? Üstelik sorun Hopa veya Borçka’ya özel değildir ve ortak kültürümüz halini almış durumdadır!

 

Vilfiredo Pareto’yu (1848-1923) bilmem duydunuz mu? Refah ekonomisi yazınına Pareto Optimumu anlayışını kazandırmıştır. Pareto optimumuna göre “bir değişim toplumun diğer bireylerinin durumunu kötüleştirmeksizin bazı bireylerin durumunu daha iyileştiriyorsa bu değişim etkin bir değişimdir”. Konumuzla ilişkilendirirsek; arazi kullanım şeklimizde yaptığımız değişiklik (yeşil yol inşa etmek, HES yapmak, tarla açmak, orman kurmak .. vb) örneğin turizm yapanlara kazandırırken hayvancılık yapanlar kaybediyorsa, HES’ten birileri kazançlı çıkarken, köylü mağdur oluyorsa, belediyeniz kazanırken bayındırlık idareniz kaybediyorsa iktisaden etkin bir kaynak tahsisi yapmıyorsunuz, varlıklarınızı yanlış yönetiyorsunuz demektir!

 

Seller ve heyelanlar; yollarımızı yararak, köprülerimizi yıkarak, evlerimizi çamurla doldurup, evlatlarımızı alarak iktisadi yanlışlarımızı görsel hale getirmiştir. Bu ülkenin kurumlarında Pareto’nun yaklaşık yüz yıl önce söylediklerini anlamış, hayata aktaracak yaklaşımları geliştirmiş tek bir refah ekonomisti kalmadı mı acaba? Hadi Pareto optimumu tutturamıyoruz, optimuma en yakın kaynak tahsisini hedefleyemez miyiz?

 

Evet, yağan yağmurun miktarı zamanla değişir. Ama toplum da, nüfusuyla, değerleriyle, tekniğiyle, kültürüyle değişir. Toplumdaki değişime bakmadan, neyi nasıl yaptığını sorgulamadan sorunu sadece doğada aramak, suçu “yağan yağmur” miktarına yıkmak da bir maliyet yıkma yaklaşımı değil midir?

 

Yık maliyeti diğerine! Geçerli yaşam ilkemiz bu mu oldu acaba? Olayı bütünleşik göremeyen, benden bize geçemeyen, kurumsal yapımızın, “seçmen, aday, mühendis, yönetici hiç fark etmez”, kısa dönem çıkarlara odaklanmış kişiliklerimizin hiç mi etkisi yok bu sorunda? Kiminle görüşecekmişiz seli!

 

Kumu mumu bilmem! Hopa ve Borçka’da yaşananlar gösterdi ki, sel gider evlat acısı kalır. Acısını paylaştığımız Taha’nın, Zümra Naz’ın ailesi yaşadı bu acıyı. Belki yarın biz ..

 

Devret bakalım o acı maliyeti, kime devredebileceksin?


Facebook Twitter Google Pinterest